BU UTANÇLA YAŞAMAK

Şimdiki zamana tutunmayı yitirmenin yarattığı boğucu duygu, siyasal iradenin kaybolmasına, kollektif olarak anlamlı bir şeyin yapılabileceği ya da tek başına  gerçekleştirilen eylemin insanlık durumunda radikal bir değişiklik yaratabileceği konusunda inançsızlığa yol açan bir sonuçtur. Bu durum giderek bir gereklilik, insanlar tarafından, ancak kendileri tehlikede olduğunda müdahale edilebilecek yüksek bir zorunluluk olarak görülür (Bauman, Bireyselleşmiş Toplum; 76-77).

 

Boğucu duygu, sanırım kendi duygu durumumu özetliyor. Meslektaşlarıma yönelik linç girişimi, ne hukuka ne vicdana sığıyor.  İşin ucu size” dokununca mı aklınıza geliyor dese birileri, cevabım tatminkâr olamayacaktır. Kabul.  Ayrıca (barış için uyarırken) ihraç edilenlerin meslektaşlarım olmasıyla sınırlı bir itiraz gibi okunabilir diye de korkuyorum. Muhalif kimlikleri nedeniyle benzer şekilde işleyen “sözde hukuk” ile öğretmenlerin de içinde olduğu memurları, sivil toplum ve medyayı, kültür ve sanat insanlarını da içeren bir geniş tabanlı bir linç söz konusu.

Üniversiteler farklı, çarpıcı hatta uyumsuz kişilerin barındığı bir yer olmalı ki işlevlerini yerine getirebilsin diye düşünürüm. Bilim ya da düşünce üretiminin “kişisel” bir şey olarak hiçbir “organizasyona” tabi olmaması gerektiğine inanırım. Ancak böylesi insanların varlığıyla üniversite, toplumun ya da insanlığın sorunlarına çözüm üretebilir. Her iki durumda da çuvalladığımızı düşünüyorum. Bu işlev ya da görevleri bırakarak, imtiyazları koruma gayretkeşliği içinde olduk. Memurluğun gereğini yerine getirdik, getiriyoruz. Ben de dahil…

12 Eylül çarpıklığının tahrip ettiği (siyaset başta olmak üzere)  birçok şey arasında üniversite de vardı. 40 yıla yaklaşan sürede kendisi tahrip olmuş siyaset, 12 Eylül’ün tahribatını gidermek bir yana derinleştirip güçlendirdi. Her şeye rağmen (despotik- bürokratik sözde verimlilik) hala okumuş yazmış, duyarlı ve sorumlu insanların yeşermeye devam etmiş olması bile başlı başına bir başarı hikâyesi. Hoş bu insanların yetişmesinde üniversitelerin ne kadar bir payı var o da tartışmalı.

Çözüm üretmesi gerekenler (biz) kendi söküklerini bile dikmedi. Neo liberal yönetimselliğin kişiliklerimiz üzerindeki felç edici etkilerine karşı bir bağışıklık sistemi hiç olmadı. Bırakın topluma öncülük etmeyi, kendini bile konu edinip çözüm üretemeyen bir “organizasyon” olarak kaldık. İşletme hastalığına tutularak “eğitimde kalite gibi “kurumsal”, uluslararası yayın, atıf sayısı gibi “kişisel kariyer” kaygılarına boğulduk. Üniversite üzerine, ne olması gerektiği üzerine idealize birçok laf etmek bugün çok da anlamlı değil. Sonuç ortada ve uzun zamandır ortadaydı.

Birileri çıkıp üniversiteler, hocalar niye suskun falan diyor ya, ne beklediklerini ne umduklarını anlamıyorum. Zannettikleri gibi bir üniversite ve hocalar varmış gibi konuşuyorlar. Kuşkusuz bu konuda ses çıkaranlarımız var. Ben genelinden söz ediyorum. Kimseye haksızlık etmeyeyim. Böylesi bir sistemin imal ettiği üniversiteden çıkan sesler bile sürpriz benim için.

Ama ya da fakat demeden bu genel suçun bir parçasını olmayı kabulleniyorum da bu son yaşananlarının utancına ortak olmak beni kahrediyor. Bu arada uzun zamandır birikmiş bir utanç listem var.  Bu utançlara ortak olmak, sessiz kalmak, bir şey yapamamak ve benzeri birçok “şeyi” içeriyor. Boğucu bir duyguyla baş etmek için aklımı korumaya çalışıyorum. Belki, birçok olduğunu umduğum başka meslektaşlarım gibi.

28 Şubat’ın rektörleri, üniversitelerarası kurulu ne kadar demokrat, özerk fikirlere sahip ise bugünküler de aynı. İşin acı tarafı, Mithat Sancar’ın muhteşem meclis konuşmasında çok güzel ifadelendirdiği gibi o günün mağdurları bugünün zalimleri olarak karşımıza çıkıyor. (https://www.youtube.com/watch?v=9EIVK92UaE4)

Aradan geçen yıllara rağmen acı deneyimlere rağmen hiçbir şey öğrenemeyenler topluluğu olarak kendi ölümümüze doğru yelken açıyoruz. Kendi ideolojik düşmanlarını bertaraf edecek şekilde “kurulmuş” bir saat işliyor.

Haksızlıklara, adaletsizliklere, vicdansızlıklara kılıf uydurmak konusunda kendini beğenmişlerin (fikri de, düşüncesi de bir şeye benzemeyenlerin) aklımızla alay etmelerine de zulüm demek gerekiyor. Bugünün medyası ve iktidar sözcüleri arasındaki sözde “bilim-fikir” insanlarına tahammül etmek başlı başına bir ceza. 28 Şubat dönemini de aşan bu “tasarımlar” , o zaman söylendiği gibi hiç bitmeyen bir 28 Şubat hedefinin gerçekleştiğini gösteriyor. Sözde bitirmeye oldukları “zulümleri” daha güçlü bir şekilde üretmekte çok cevvaller.

Son yaşananlara ahlaklı yanıt veren 28 Şubat’ın kimi mağdurları da yok değil. (http://bianet.org/bianet/insan-haklari/183533-28-subat-magdurlari-da-akademisyenlerin-tasfiyesine-tepkili?bia_source=rss) Ama sözde o dönemin karanlığını değiştirmeye aday olup da destek bularak muktedir olanlar, hiç bitmeyecek 28 Şubat’ın müellifleri oldular. Mübarek olsun. Sözgelimi kendi üniversitemin mevcut rektörü de 28 Şubat’ta direkten dönmüştü, diye biliyorum.  Kurum kültürü içinde bir şekilde yırtmış. İyi ki de öyle olmuş. Herhalde kendisi hatırlıyordur. Ankara  Üniversitesi’nden sonra en çok kıyım yapılan üniversiteler arasında ilk sıralarda yer almamızı kendisine nasıl açıklıyor merak ediyorum.

İnsanlık tarihinin önemli bir kırılma anını yaşıyoruz. Son iki yüzyılda iyisi kötüsüyle çok şey yaşadık. İnsanlık gelişiminin hızı maddi alanda muazzam oldu. Bu hız içinde birçok sorun ortaya çıktı. Ben,  iyimser olarak insanlığın kendi içinde düşünmeye devam ederek yola devam ettiğini düşünüyorum.  Dilimiz ve zihinsel formatımızın verdiği izinle yapabileceklerimiz sınırlı. Yakın gelecekte eskiyen, modası geçmiş olan kavram haritaları değişecek.  Ve maalesef bizim gibi bir ülkenin çok önemli fırsatlara sahip olacağı bu zaman diliminde, başımızda tarihimizin gördüğü en beceriksiz yönetimi var. Başımızı fena halde derde sokmuş durumda.

Krizleri ancak düşünerek, tartışarak, paylaşarak, ortaklaşarak aşabiliriz. Bizi yönetenler, tam da bunları yapabilecekleri telef ederek hepimizi kötürüm kılıyor. Yaşam enerjimizi çalıyor. Toplumun toplum olabilmesi barındırdığı farklılıklara bağlı. Her şeyi “tekleştirerek” sözüm ona toplumu koruyanlar bizi uçuruma sürüklüyor. Bu durumda “toplum olma vasfını da” yitirmenin eşiğine geldik. Geçiyoruz…

Bauman, Cornelius Castrodias’ın daha 1999’da öngördüğü bir toplum resmini bizlerle paylaşır.

…Ne yapılması gerektiğini bildiğini düşünenler bile, sıra bunu kimin  ne türde etkin bir kurumun yapacağı konusunda karar almaya gelince havlu atarlar. Cornelius Castrodiaos 1999 yılında, uygarlığın kendisini sorgulamayı bırakmasının sebebini bu noktada görür.

“İnsanlar kendi hayat koşullarını denetleme konusunda güçsüz olduklarını kabul ettikleri zaman, zorunlu ve kaçınılmaz gördükleri şeye teslim olurlar, toplum özerk olmaktan, yani kendini tanımlamaktan ve kendini yönetmekten çıkar; ya da daha doğrusu, insanlar onun özerk olacağına inanmazlar ve böylece özkalımla ve özyönetim için gerekli cesaret ve iradeyi kaybederler. O zaman toplum sonuçta heterojen – öteki tarafından yönetilen, rehberlik edilmekten çok itilen, yüzerek hareket etmekten çok plankton benzeri sürüklenen– hale gelir. Gemidekilerin kendi kısmetlerine düşeni uysal bir tutumla kabul ederler ve teknenin izleyeceği rotayı belirleme konusunda bütün umutlarını terk ederler. Öz yönetimli, özerk bir insani dünya ile yaşanan modern maceranın sonunda ” evrenselleştirilmiş uyum çağına ” giriyoruz.”

Evrenselleştirilmiş uyum çağında uyumsuzlar olarak meslektaşlarım ihraç edildi. Çok sevdikleri öğrencilerinden, fikirlerini ve düşüncelerini tartışarak kendini zenginleştirdikleri dersliklerden uzaklaştırıldılar.

Ben ise hala yerimde duruyorum. İçime sinmeden, canım yanarak bu yazıda da fark edeceğiniz gibi kekeme olarak. Kendimi ifade araçlarımı bile doğru dürüst kullanamaz hale geldim. Duygu durumum utançlarla daha da boğucu hale geliyor.  Sürüklenenler arasında daha fazla kalmayıp, uysal bir tutumla kabul etmeyip yola devam etmenin yollarını bulacağım diye umuyorum da vademiz var mı onu bilemiyorum.