1 Kasım Öncesi Tükenen Ne? Paradigma kayarken siyasal rekabet.

Cemallettin N. Taşçı’nın on beş yıldır (belki de daha uzun) söylediği, beklenen, hatta yaşanan paradigma kayması, 1 Kasım seçimlerine yetişir mi?  Cemallettin N. Taşçı- tanıyanlar bilir- iddiasız, hatta mütevazi bir şekilde- Dünya ve Türkiye siyasetini okurken, sürekli bu kriz durumundan ve kırılma anından söz eder. Laçiner’in değindikleri bu yüzden çok tanıdıktı. Güncelliği nedeniyle Laçiner’e başvuruyorum ama, Cemal Hoca’ya hakkını teslim ederek başlamam gerekiyor.

Ömer Laçiner, Birikimin, Ağustos-Eylül 2015 sayısında şöyle diyor: Durum, tablo gerçek bir tükeniş noktasını işaret ettiği içindir ki; hala ülke siyasetinin belirleyicileri  konumunu koruyan, iktidar olmaya en yakın görünen iki parti AKP ve CHP, bırakın başkalarını, kendi çekirdek seçmen kitlelerinde bile umut ve özgüvenin pek esamesinin okunmadığı, kaygı ve endişenin karşı karşıya olunan ağır sorunlarının altında ezilme korkusunun ağır bastığı bir ruh hali ile giriyor seçime. Türkiye’nin bundan önceki kritik denilen seçimlerinin tamamında ya bir partinin umut ve özgüven yansıtan bir yükselişi olurdu; ya da en azından bir birinden farklı ama her biri kendi içinde olabildiğince tutarlı program ve perspektifler sunulmuş olurdu.”

Bu cümlelerin ardında yatanları da sizlerle paylaşayım. Eksik kalmasın.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ondan daha yaşlı olan yakın tarihimizin eksenindeki devletçi muhafazakar laik-modernistler ile sosyo-kültürel muhafazakarlar arasındaki “kutupsallık” tarihi hüküm’ün icra noktasına geldiğini pekala söylebiliriz. Çünkü, Marx’ın üretim tarzlarına dair söylediği “hiçbir üretim tarzı içerdiği tüm imkanları tüketmeden sona eremez” mealindeki özdeyişinden yola çıkarsak; Türkiye’nin ömrü iki yüz yıla yaklaşan modernleşme paradigması, bunun türevi olan T.C devlet ve siyasal düzenin teşekkül sorunsalı da, AKP’nin on üç yıllık iktidar ve hegomanya deneyimi tüm imkanlarını tüketmiş olarak tarih sahnesinden çekilmek üzere”.  

Bugün Kasım 2015 seçimi arifesinde yapacağımız Türkiye toplumunun tamamına şamil bilançoyu yalnızca AKP’nin 13 yıllık iktidarının yarattığı bir tablo olarak değil; bu ülke tarihine, toplumuna yüz yıla aşkındır- çatışarak da olsa birlikte hükmetmiş iki ana akımın ortak eseri olarak bakmak gerekir öncelikle. Bu ikisinin yapabileceklerinin tümünü yapmış olarak, böylece kendilerini tüketmiş olarak ortaya koydukları Türkiye’dir bu.

 

Günlerdir ülkeyi saran ateşe,  duygusal yükü ağır, sinirleri bozulmuş ruh haline nasıl bir değerlendirmeyle yaklaşmalıyım diye düşünürken, Laçiner’in yazısını okudum. Bu çerçeveden baktığımızda, Gezi’nin yaptığını 7 Haziran’da bir adım daha ileriye taşıyan HDP yükselişini de anlayabiliriz. Gezi’deki kırılmaya AKP- MHP cenahının verdiği tepkideki benzerlik, CHP’nin tepkisi olmasa da, olayın ruhunu anlamama israrı aynı yerde buluşuyor. Laçiner’in cümleleri arasında yer bulan ifade önemli. Yaşanan şey sadece AKP’nin metal yorgunluğu, savrulması ve benzeri değil. Siyasette tükenen şey, modernist ikiliklerde, aslında rakipmiş gibi yapan, ama zihinsel aynılıklar taşıyan alternatifler. Bu siyasal rekabet açısından tasfiye olacak “şeyin” partiler değil de, düşünceler olacağına işaret etmeli.

Gezi’de hissettiğim şey, “yeni bir şeyler” oluyor, olacaktı. Bu yeni şeyler, iki yüzyıldır süren modernist ikilikleri çöpe atacaktı. Nitekim hemen ardından HDP’nin yükselişi geldi. Sürdürülemedi. Hoş, 7 Haziran sonrası hem AKP hem de PKK tarafından kuşatılan HDP’yi de ne ölçüde eleştirmeliyiz bilemedim. HDP, Laçiner’in sözünü ettiği türden bir umut ve özgüven rüzgarıyla 7 Haziran’a girmişti. (Bakınız, daha önceki yazılarda, Bu seçimin galibi HDP ile birlikte Türkiye’dir) 1 Kasım öncesi, benzer bir yaratıcı performans sergileyebilir mi? Göreceğiz.

Siyasal rekabetle meşgul birisi olarak, kuşkusuz siyaset sosyolojisi ya da siyaset bilimi sularına fazla dalmadan konuşmam gerekiyor. Ancak, Türkiye’nin hemen olmasa da kısa vadede yeni bir siyasal iklime, kültüre, varoluşa doğru evrimleşeceğinin alametleri belirmiş durumda. Gezi bu sürecin miladıydı.

Fakat, sosyal medyada, birbirine rakip gibi görünen “düşüncelerin” aynı modernist ve eskimiş paradigmanın içinden konuştuğunu görüyorum. Günlük siyasetin modalarına,“kimliklere” bel bağlamış varoluşların, alışkanlıkların iştahına yenik düşüldüğünü görüyorum. Bundan dolayı umutsuz olmaya gerek yok, ama yine de bu tehlikeye dikkat çekmek isterim.

Sosyal medya, Truman Show dünyasında her grubun hatta kişinin kendi kamuoyunu oluşturuyor. (Bakınız, önceki yazılardan Truman Show başlıklı olan). Gerçek, uzun zamandır sıkıntılıydı. Şimdi algı mahpusluklarına terk edildi. Yaşanan olayları algılarken kaç tane gerçeklik kuruluyor sayamadım. Kişi başına düşen gerçeklikler arttı. Bu durum, her tür çarpıtılmış gerçeğe, her tür yalana olanak tanıyor.

Durum şu, gerçekliği bütünleştirecek, en azından sağlıklı aktaracak geleneksel medya, bu topraklarda hiç olmadı, ama bu duruma da hiç düşmedi. 50 yaşıma yaklaşırken, kuşkusuz ben de bazı şeyleri yaşadım, gördüm. Örneğin 28 Şubat’ı,  o dönemi bile mumla arıyoruz. Sosyal medya,  kimlik ve varoluş sorunlarının sergileme sahnesi olarak çok tehlikeliydi. Özellikle böylesi toplumsal sorun ve olaylar konusunda daha da tehlikeli hale geliyor. Gerçek, giderek “gerçekten” uzaklaşıyor.

Galiba bu ürkütücü görünen dilleri, içinden geçilmekte olan küresel krizin (en çok da zihinsel krizin) ve paradigmal kaymanın sancısı olarak görmek gerekiyor; ama yine de uyarayım istedim.  Sonuçta, dünya ve doğal olarak bizler için yeni zihinsel dönüşüm, her şeyi etkileyecek ve umutları yeşertecek.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir