Truman Show Konforunda Türkiye Nereye Gidiyor?

* 28.03.2014 tarihinde Radikal Blog’da yayınlanan yazımdır.

David Eagleman, çok satan nörobilim kitabında “umwelti” şöyle tanımlar; dünyanın görebildiğimiz bölümü (çevre, çevrelenen dünya). Daha büyük olan gerçeklik ise (böyle bir şey varsa) “umbegung” olarak adlandırılır. Biyolog Jakob von Uexküll, 1909’da aynı ekosistemdeki farklı hayvanların, çevreden farklı sinyalleri yakaladığını fark ederek bu iki kavramı tanımlıyor. Biyoloji doğal olarak bir iletişimbilimci açısından uzak bir alan sözü daha fazla uzatmadan Eagleman’ın bu anlatımdan konuyu bağladığı yere gelelim. Şöyle diyor: “The Truman Show filminde, filme adını veren Truman, gözü pek bir televizyon yapımcısının tümüyle onun çevresine ördüğü bir dünya içinde yaşamaktadır. Eagleman, filmin bir kesitinde bir muhabirin yapımcıyla sohbetini aktarır (sf:79). “ Sizce Truman neden kendi dünyasının gerçek doğasını keşfetmenin kıyısına bile gelememiş durumda ?” Yapımcı şöyle yanıtlar : Bizler, bize sunulan dünyanın gerçekliğini kabul etmeye hazırızdır”. Eagleman, bu cevapla yapımcının taşı gediğine koyduğunu belirtir ve ekler: “Çünkü gerçekten de umweilt’ı sorgusuz kabul eder ve orada dururuz. “Beyin işlevleri, insanlar arasında az çok farklılıklar gösterir ve bu farklılıklar da kimi zaman dünyayı algılama biçimindeki farklılıklarla belli eder kendini. Her birey, kendi seçtiği yolun gerçeklik olduğuna inanır. ( sf: 81) Eagleman, ilerleyen sayfalarda sinestezik kişiliklere dair örneklerle çevremizden gelen sinyalleri nasıl farklı okuduğumuza, çözdüğümüze yer verir. Ama en çarpıcı saptamasını da bu noktada yapar: “Gerçeklik beyin tarafından pasif biçimde kaydedilmek yerine, aktif biçimde beyin tarafından inşa edilir” (sf: 83) Bu giriş, yaklaşık dokuz aydır yaşadığımız ülkede olanların geldiği ürkütücü iletişim ortamına dair söyleyeceklerime temel oluşturuyor. İletişim bilimlerinden değil de, biyoloji ve nörobilimden temellendirmek istedim. * Neredeyse 20 yıldır, siyasal ikna, markalaşma, reklamcılık ve halkla ilişkiler alanında akademik çalışmalar gerçekleştiren, yürüten birisi olarak 2013 Haziranından bugüne (Mart 2014) geçen sürede bize neler olduğuna dair “kilitlenme” yaşıyorum. Doğrudan ikna edici iletişim alanını ilgilendiren “algı yönetimi” kavramını bu kadar sık duyduğumu hatırlamıyorum. Halkla ilişkiler alanındaki algı yönetiminden anladığımız bu değildir başata söylemek gerekiyor. Olsa olsa “eski dünyanın anti demokratik propagandasına” yakınsayan bir iletişim çabasıdır diyebiliriz. Daha önce de durun yahu, algı yönetiminin demokratik koşullardaki tanımı ve çerçevesi budur demek istedim. Nafile bir çaba da olsa denemeye değerdi, ama yapmadım. Şimdi niye yapıyorum onu da söyleyeyim. Bu kez çok korkuyorum. Ve üniversite mensubu bir devlet memuru olarak, millete olan sorumluluğumuz nedeniyle, ağzımda acı bir tatla, kendi üzerime düşeni yapmak zorunluluğunu hissediyorum. Yaklaşık 9 ayı kapsayan süreçte Türkiye insanları farklı, farklı “Trumanlara” dönüşüyor. Medyaları, “takip ettikleri”, “takip edildikleri”, haber ve bilgi kaynakları ayrışan Trumanlar kendi gerçekliklerini inşa ediyor. Medya dediğimiz modern olgunun, internetle yeni safhaya geçmesi sonucunda “ileri demokratik” iletişim kurduğumuz algısına sahiptik. Gerçeklik ve hakikatin kurulmasında çok kaynaklı, farklı görüş açılarına ulaşımla zenginleşen bir çeşitlilikte müzakereci (tartışan, tartan) okuma yapabilecek (iletişim çevresini (umweilt) oluşturabiliriz diye düşünüyordum. Ama öyle olmadığını görüyoruz. Trumanlar Türkiye’sinde gerçekliğin/hakikatin kurulmasında kendi seçtiğimiz yolların gerçekliğini pekiştirmekten öte bir şey yapamadık. Bu da kutuplaşma,-ötekileştirme, ayrıştırma sosyolojisi olarak çalıştı, çalışıyor (umuyorum ki ötekileştirme-ayrıştırma dinamiğinin yaratacağı tehlikenin farkına varılmış durumdadır) Gezi olaylarını salt Türkiye dinamikleri içinde okuma yanılgısına düşüldüğünde, Başbakan ile aynı yerde bulursunuz kendiniz. (Kanada Qebec,, Tahrir, “occupy W Street, Ukrayna vb.) 2000’li yılların başından itibaren Batı, Doğu demeden kıpırdayan, zamanın ruhunda harekete geçen bir dinamik çalışıyor. Ve ne mutlu ki bize İstanbul şehri, gelecek nesillerde bu kırılma anının köşe taşlarından biri olarak anılacak. Daha önce de bir yazımda bu gururu bana yaşatanlara şükranlarımı bildirmiştim. Gezi, sadece Türkiye için değil, dünya için de son derece anlamlı bir fay hattında gerçekleşti. Sayın AKP Genel Başkanı (aynı zamanda Başbakan kimliğini de taşıyor) bu süreçte iki şapkasından ilkini tercih etti. Müthiş (!) bir siyasal sezgiyle, küresel zamanın ruhuna uygun itirazı fırsata çevirme yoluna gitti. Siyasal rekabette kendine avantaj sağlayacağına inandığı bu yol “işe koşuldu”. AKP hükümeti, kendi Trumanlarına gerekli olan gerçeklik talebini karşılamaya başladı. Çok ayrı bir tartışma konusu olan geleneksel haber medyasının son 25 yıl içinde habercilikten, medya olma sorumluluğundan uzaklaşmasıyla bu “operasyon” yürütüldü. Başarılı olmadığını kimse iddia edemez. Kuşkusuz bu başarı, AKP’nin siyasal rekabet arenasındaki mücadelesi için geçerlidir. Yanlış anlaşılmak istemem. Siyasal rekabet oyunu içinde bir değerlendirme yapıyorum. Ahlaki ve siyasi fazilet konularını göz ardı ederek. Yoksa bir hükümetin önceliği başka şeyler olmalıydı. Sonuçta, 17 Aralık ile birlikte Truman Show başka bir veçheye büründü. Ama aşağı yukarı gerçekleşenler yine “gerçeklik” inşa mücadelesi üzerinden yürütülüyor. Sosyal ve geleneksel medya üzerinden kendi gerçekliğini inşa eden-pekiştiren Trumanlar birbirlerinin gerçekte ne hissettiğini, ne anladığıyla ilgilenmediler. Daha çok karşı tarafın ne anlaması gerektiğini ve kendi işaret ettikleri doğrunun kabulünü talep ettiler. Nasıl olur da göremezler, nasıl olur da anlamazların geldiği nokta, “koyunlara karşı vatan hainleri” oldu. Öyle ki kendi gerçekliğine uymayanların zekasını, ahlakini, vatan sevgisini sadece sorgulayan değil etiketleyen bir dehşet dengesi kuruldu. CNN Türk’te yayınlanan Dört Bir Taraf örneğinde her hafta artan şiddet dozu, çok önceden sosyal medyada görülüyordu. Kendi gerçeklik algısını bir hakikat olarak görenlerin “iletişimi” hepimizi korkutmalı. Türkiye, dokuz aylık süre içinde geçmişten gelen tüm anti demokratik miraslarının da birikimiyle birbirine karşı düşmanlaşıyor. Kuşkusuz Gezi olaylarının başından itibaren izlenen yol, Sayın Başbakan’ın müthiş ve dehşetli performansının sonucu. Berkin Elvan’ın annesine dair değerlendirmelerindeki üslup miting alanındakilerin de böyle olduğunu düşündürttü diğer Trumanlara. O miting alanında yuhalamaya ortak olanların inşa ettikleri gerçeklik içinde bu son derece doğaldı. 15 yaşında bir çocuğun ölümü üzerinde birle ortaklaşamayan bir “toplumsal hakikat” noktasına ulaşmış bulunuyoruz. Yazıyı yazdığım günlerde Devletin Suriye toplantısına dair ortam dinlemesi gündemi işgal ediyordu. Yine bambaşka gerçeklik inşa süreçleri içinde çok temel bazı değerler üzerinde ortaklaşamadığımız açıkça görülüyordu. Bu Pazar günü, hakikatı kaybederek yerel seçimlere gireceğiz. Ama asıl tehlike bu birikimle, bu farklı gerçeklik inşalarıyla nasıl bir geleceğe doğru gideceğiz ? Sayın başbakan Gezi sürecinden bugüne yönetilebilir bir ülkenin koşullarını zorluyor. Muhalefet de siyasal rekabetin sıcaklığı içinde soğukkanlılığını kaybetti. Halkımıza her daim güvendim. Benim onaylamadığımı seçse de, beni onaylamasa da toplum olmanın gereğini hatırlayan ve gereğini yapan insanlarımız olarak gördüm. Onlara koyun, ahlaksız diyenler, kendi gibi düşünmeyenleri vatan haini ilan edenler çok küçük bir azınlığımızı oluşturuyor. Sosyal yada geleneksel medyanın gerçeklik inşa süreçlerinde Truman’ların nasıl bir tehlike taşıdığını fark etmemiz gerekiyor. Bu tehlike karşısında seçimleri kimin aldığı yada kimin kaybettiğinin bir önemi olmayacak. Siyasal rekabet içinde kırıp, dökülen onca şey arasında birbirimizi anlamaktan başka bir şeyimiz yok. Asıl tehlike, bu kutuplaşma ve cephe savunmalarının sarhoş edici keyfinden, konforundan vazgeçmemizdir. Kuşkusuz siyasal parti liderlerinin de bu şekilde davranmasını beklemeliyiz. Ama kendimize de dışarıdan bir bakmamız şart. Trumanlar olarak kendi hücremizin konforundan çıkabilmenin yollarını aramalıyız. Bunun için zihnimizi de, vicdanımızı da zorlayan bir cesaret ve kararlılık göstermeliyiz. 31 Mart sabahıyla birlikte sonuç ne olursa olsun asıl işimizin bu olması gerekiyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir